8 Haziran 2016 Çarşamba

hadi kelime uyduralım*


abdullah başaran’a
  
bütünüyle kurmaca, uydurulmuş kelimelerden oluşan bir sözlük hazırlamaya karar verdim. bunu kendi başıma yapmak istemem. bu hem zevkli olmaz hem de buna bilgim, birikimim yetmez. bir eserin kolektif bir bilinç ve emekle ortaya çıkmasının anlamlı olacağına inanıyorum. kısacası katılımınızı bekliyorum. uydurduğunuz kelimeleri bana göndermenizi, belli bir hacme ulaştığında bunları ilgilenecek bir yayınevine teklif etmeyi düşünüyorum. sözlüğün ismi şimdilik bu: uydurulmuşlar. sözlüğe isim olsun diye uydurduğum bir kelime var aslında ama şimdilik açıklamaya gerek yok. daha sonra tüm sözlük yazarlarının katılımıyla gerekiyorsa bir isim belirlemek daha doğru görünüyor.

bu sözlük hazırlama arzusu nasıl ortaya çıktı? yıllar önce otuz kırk kelime uydurup bunları bir metinde kullanmaya kalkmış çuvallamıştım. geçtiğimiz mayıs ayında çağlayan çevik ile sözlüklerden konuşurken yine aklıma geldi bu başarısızlığım. hatta ian edebiyat’ın sözlük sayısı için metni yeniden ele almayı düşündüm. uydurduğum kelimeleri kullanarak ortaya çıkardığım metin hiç de insan içine çıkacak gibi görünmedi. en az iki yüz fiilin, farklı türlerden beş yüz kelimenin yer aldığı bir uydurma sözlük ortaya çıkarmadan, uydurulmuş kelimelerin kullanıldığı esaslı bir kurmacanın ortaya çıkamayacağını gördüm.

birkaç gün önce twitter’da abdullah başaran’ın dürtmesiyle uydurduğum birkaç kelimeyi paylaştım. genel olarak bu uydurulmuş kelimelerin beğenildiğini, başka kullanıcıların da kendi uydurdukları çok güzel kelimeleri paylaştığını gördüm. sevindim. bizim ülkemizde “uydurmak” hoş şeyler çağrıştırmaz. yalancılıkla eş tutulur çoğu zaman. buna kulak asmaya gerek yok.
türkçe bilen tüm insanların, bilhassa kurmaca yazarlarının, dilbilimcilerin, şairlerin katılımına açık ve muhtaç bir kurmaca sözlük için daha fazla beklemeye gerek yok. aşağıdaki e-posta adresine biyografinizle birlikte word dosyası olarak gönderin uydurduğunuz kelimeleri.  uydurulmussozlukler@outlook.com

uydurduğum on kelimeyi yazarak herkesin fikir sahibi olmasını istiyorum.

kırıngıl: cam şişe içinde çalkalanan buzun suyla hemhal olması sonucu ortaya çıkan serinletici bir yaz içeceği, limonla tatlandırın.
falastor: tanımlama zorluğu çektiği her şeyi sadece ‘şey’ kelimesi ile işaret eden çok geveze kişi. kelime hazinesinin fakirliği nispetinde gevezeliğin arttığı görülmüştür.
zargoban: yürürken karşıdan gelen insanlara özellikle çarparak geçen, bunu bir tür üstünlük alameti sanan kişi. dayaklıktır.
havşılgamak: hapşırığını tutmaya çalışırken başarısız olup düşmek. bundan zevk alanlara da 'tomaşkan' denir.
komalangalı: bulunduğu ortama uyum sağlayamayan, yabancılığı aşikar kişi. şehirdeki yabani, diye niteleyen sözlükçüler de olmuştur.
gemazenbar: sırf gizlice bilgisayar oyunu oynamak için bir kadına yalan söylemekten zevk alan erkek.
şangırbah: yeni tabak, bardak almak için eskilerini bilerek ve iştiyakla kıran ve bundan aldığı zevki itinayla gizleyen kadın.
şekeleklenmek: akıllı telefona bakarak yürürken yerdeki bir nesneye takılıp, dengeyi kaybederek düşmenin eşiğine gelmek.
zagorfenk: pantolon paçalarını çizme içine rahatça girsin diye darlaştıran ya da paçası böyle pantolonları tercih eden kadın.
padarama: parasızlık yüzünden evlenemeyen erkeklerin yazdığı damat olamama durumunu anlatan epik şiir türü.

*abdullah başaran’ın twitter’dan yaptığı çağrı.

ayrıca bu çağrı metnini yazarken internette şuna rastladım siz de bir bakın: http://www.hedeffilo.com/haber-detay/hissedilen-ama-karsiligi-olmayan-kelimeler%E2%80%A6-bugune-kadar%E2%80%A6/1164 

27 Mart 2016 Pazar

tiyatro ile nasıl tanıştım?


gülenay börekçi'ye



-          sıhakespare kitapları var mı amca?
-          önce adamın adını doğru söyle! şakispir mi demek istiyorsun?

cebimden çıkardığım kağıt yırtığını uzatıyorum kütüphanedeki memura. gayet okunaklı “shakespeare” yazısına bakınca, sallıyor başını,

-          tamam işte şakispir bu. nereden icap etti? ödevin mi var?
-          şey amca bi lafı hoşuma gitti de ben başka neler demiş merak ettim.
-          kaça gidiyon bakiyim sen,
-          (göğsümü kabartıp diklenerek) orta bir tabii ki (ben değilim geçen seneki o ilkokul çocuğu, hareketlerine dikkat et! demek istiyorum. bunu diyemediğimden kravatımı düzeltip lacivert ceketimi ilikliyorum)
-          hangi lafını hoşlaştın?
-          şimdi tam aklımda değil. bir dergide görmüştüm. “olsam mı olmasam mı? budur benim meselem.” gibi bir şeydi.
-          heee tamam, meşhurdur o, neydi o herifin adı? neydi?
-          hamit olabilir mi amca?
-          hah, çok yaşa hamlet, hamlet onun adı. dur bakayım. sen bekle burada.

çorum halk kütüphanesi’ndeki memur, kitabı getirmek için arka tarafa giderken ben kazan dairesinde bulup okuduğum eski dergileri, gazete eklerini, kitapları düşünüyorum. benim gizli hazinem: kazan dairesinde yakılmaktan kurtarmak için bir kömürlük köşesine taşıdığım; isli, kirli oldukları için eve çıkaramadığım, gizlice okuyup durduğum bir koli dolusu edebiyat. 

1993 kasım’ında bir pazartesi günü, öğlenci olduğum için sabahın sekizinde girdiğim sıcacık kütüphanede tiyatro ile tanışacağımı bilmiyorum henüz. memur, bordo ciltli bir kitap uzatıyor. kitabı alıp formu dolduruyorum. sonra okuma salonunun kalorifere en yakın köşesine yollanıyorum.

tiyatro nedir, niye yapılır? bir oyun nasıl sahnelenir? bunların hiçbiri gündemimde değil. ben tek cümlesiyle etkilendiğim yazarın başka neler söylediğini merak eden, büyüklerinin yönlendirmesiyle değil, kendi kendine bulduklarını okuyarak ilerleyen 11 yaşında bir çocuğum. çocuk olduğumu kesinlikle kabul etmiyorum. kravat takıp ceket giyen biri nasıl çocuk olabilir, hem ceketinin iç cebinde bir paket camel varken?

masanın üstüne açtığım hamlet milli eğitim’in klasikler dizisinden eski bir kitap. kimin tercümesiydi? hatırlamıyorum.  heyecanla açıyorum kitabı. kolay okunuyor. roman gibi, hikaye gibi değil. daha kitabın başında bir söz hoşuma gidiyor: “benim, ama ne kaldıysa benden.” defterime yazıyorum bunu. bir yerden sonra karakterlerin her biri için ayrı bir ses oluşmaya başlıyor. kafamın içinde konuşup duruyorlar. duyuyorum seslerini. ama göremiyorum, adamlar çıplak! nasıl giyindiklerini hayal edemiyorum. kırk sayfasını okuduğum kitabı açık bırakıp yerimden kalkıyorum. 

adamları giydirebilmek için, okuma salonundaki meydan larousse ansiklopedisine gidiyorum. hamlet maddesini açıp okuyorum. olayın yerini, zamanını kağıda yazıyorum, başka ciltler, başka maddelere yollanıyorum. danimarka nerededir, havası suyu nasıldır? ingiltere’deki bir yazar niye oranın prensini anlatır? bir saatin sonunda karakterleri nasıl giydireceğime ilişkin bir fikrim oluyor. üstelik ansiklopedideki bazı fotoğraflar, resimler sayesinde mekan, dekor da oluşuyor zihnimde.

kalorifer peteğine sağ yanımı yaslayıp, yerimden kımıldamadan sayfaları çeviriyorum. okurken hoşuma giden birçok sözle karşılaşıyorum ama oyunun akışından kendimi alamadığım için defterime yazamıyorum. öğleye doğru kitabı bitirdiğimde, kafamdaki sesler, görüntülerle birlikte kalkıyorum masadan. ince denemeyecek bir kitabı bir çırpıda bitirmek hoşuma gidiyor. zorlanmadan okumak, okuduklarımı zihnimde canlandırmak cesaretlendiriyor beni. “ben de böyle bir şey yazabilirim” diyorum. “kafiyeli olacak, hep konuşma olacak. ne var ki bunda, ben de yapabilirim bunu!” 

kitabı iade ediyorum memura.

-          nasıldı kitap, beğendin mi bari?
-          ben de yazabilirim böyle, güzeldi.

memur gülüyor,
-          öyle hemen yazamazsın, daha çok okuman lazım. yarın sabah yine gel, başka kitapları da var o adamın.

2 Mart 2016 Çarşamba

satılık roman hakkında bazı sorulara cevaplar:


                                           merve akıncı almaz ile yazışma




gördüğümüz kadarıyla ilana inanılmıyor, kurmaca ya da şaka olduğu düşünülüyor. pekiştirmek adına biz de soralım: ilanın gerçeklik payı nedir? yurt dışında bunun pek çok örneği varken neden inanılmasın ki böyle bir habere?
-       inanılmıyor. eşim bile inanmadı. “kim bir romana bu kadar para verir?” dedi. gerçekten yazdığım bir romanı satıyorum. insanların inanmamaları ya da dalga geçmelerinin temel sebebi bunu anlamsız bulmaları sanıyorum. “bir insan niye para verip bir başkasının yazdığı romanı satın alsın, onun altına niye imza atsın?” diye sorduklarında makul bir cevap bulamıyorlar. 

9793 tl gibi bir fiyat biçiyorsunuz romana. bu sizce kabul edilebilir bir fiyat mı? neye göre belirlediniz bu fiyatı?
-       anladığım kadarıyla siz de fiyatı yüksek buluyorsunuz. kıyaslamanız için şu bilgiyi vereyim: 5 yıl önce bir teklif geldi. bir roman yazmam isteniyordu benden. bunu üç ayda yazmalıydım. yazar, yazdığım metni beğenene kadar da çalışmak zorundaydım. o “tamam bu roman oldu” diyene kadar, yazdığım her sayfayı ona gönderdim. daha sonra bu roman iki kişi tarafından ingilizceye tercüme edildi. bu romanı yazmam için otuzbeş bin lira ödendi bana. bir başka örnek tek sayfalık bir mektubu üç bin liraya yazdım. diğer konuya gelince, niye fiyatı böyle? bunu ancak romanı alan kişiye söylemek istiyordum. ama en çok merak edilen, dalga geçilen kısım fiyatı olduğu için açıklayayım da kurtulayım: ölmeden önce tamamlamak istediğim kitaplarım, metinlerim var. bunları tamamlayabilmek için de almam gereken kitaplar, dergiler var. bunları satın almak için 9793 tl’ye ihtiyacım var.

romanda her türlü müdahaleye izin veriyorsunuz ancak sonuna dokunulmamasını şart koşuyorsunuz. diğer değişikliklerden sonra yine de tutarlı ya da anlamlı olacak mı son?
-       aslında romanı okuyan, onun sonunu değiştirmenin tüm kurguyu çökerteceğini de görecektir. her romanda birçok değişiklik yapılabilir. editörlüğünü yaptığım üç dosyayı düşünüyorum. yazarının önüme koyduğu metinle birlikte çalışmamız sonucunda ortaya çıkan metin çok farklı olabiliyordu. adından, kitabın yapısından başlayarak tüm unsurları değiştirdiğimiz oldu. fakat, her romanın/ hikayenin mutlaka bir değişmezi oluyor. onu ortadan kaldıramıyorsunuz, metin direniyor. benim sattığım romanın direnç noktası da finali.

romanı satın alan kişi için bir risk doğuyor: roman tutarsa, okunursa yeni bir kitap beklentisine sokma. bu durumda bu gölge yazarlığı devam ettirmeyi, bir iş ortaklığı yapmayı düşünür müsünüz?
-       elbette düşünürüm. romanın başarılı olmasını da çok isterim. romanı sahiplenecek yazarın her anlamda romandan hayır görmesini istiyorum. ticari anlamda başarısız bir yazarım ben. altına imza attığım kitaplarımın hiçbirinden hiçbir biçimde para kazanmadım. açıkçası bunu mesele de etmedim. parayı amaçlamadım kendi teliflerimde.

aynı zamanda sizin için de bir risk. ismail pelit tarzı dışında yazdığınız romanın tutması durumunda tarz değişikliğine gitmeyi düşünür müsünüz? pişman olur musunuz romanı sattığınıza?
-       kesinlikle düşünmem. pişman da olmam. ticari bir başarı için bugüne kadar hiçbir hamle yapmadım. hatta kitapların satılmasına yarayacak bazı teklifleri geri çevirdiğim oldu. bir örnek vereyim: ismet özel cinayeti çıktığında ismet özel aleviler hakkında olumsuz bir söz söyledi. büyük bir gazeteden röportaj yapmak istediler. dertleri ismet özel şiiri değildi. değer verdiğim bir şairi ideolojik sebeplerden ötürü yıpratmak istiyorlardı. razı gelmedim. hatta dünya bizim’deki söyleşiden başka o kitapla ilgili söyleşi de yapmadım. bütünüyle kitapla ilgili geri çekildim.
 

21 Şubat 2016 Pazar

yazarından satılık roman

jodi harvey-brown
2011'de tamamladığım romanımı satıyorum.

bir romanın altında imzası olsun isteyen, ama yazamayacak kadar meşgul "yazar"lara sesleniyorum. romanı yazan "gölge yazar" olarak metin üzerinde hiçbir hak iddia etmeyeceğim. buna ilişkin yazılı bir sözleşme yapmayı da kabul ediyorum. kitabı satın alan yazar, onun tek sahibi olacak. üçüncü kişilere hiçbir biçimde kitaba, kitabın içeriğine, onu alan yazara ilişkin bilgi vermeyeceğim. kitaba ilişkin tüm dökümanları yok edeceğim. gizlilik esas. 

elbette romanın içeriğinden burada bahsedemeyeceğim. ancak romanı satın alıp sahiplenecek kişi romanın içeriğine erişebilecek. riskli görünüyor. parayı verip romanı alan kişi, ya altına imza atacağı kitabı beğenmezse? konu hoşuna gitmezse? evet epey riskli. ama risk almadan ne roman yazabilirsiniz ne de yazılmış bir romana sahip olabilirsiniz.

ayrıca romandaki karakter, yer isimleri; kelimeler, uygun görülmeyen cümle yapıları, olay örgüsü yazarın isteği doğrultusunda değiştirilebilir (sadece romanın sonu değiştirilemez). romana başka karakterler, olaylar eklenebilir. ama bunun için ayrıca editörlük ücreti talep edilecektir.

bilinmeli, ismail pelit imzası ile yazdığım metinlere/ kurgulara benzemiyor bu roman. ayrıca satın alan yazar tarafından rahatlıkla kişiselleştirilmeye uygun.

romanın fiyatı 9793 tl.

metnin gerçek bir ilan olduğunu bilmenizi isterim. kurmaca ya da şaka değil.

iletişim için: i.pelit@hotmail.com

 

post öykü soruşturmasına verdiğim cevap



  a    2015 yılında dikkatinizi çeken, beğendiniz beş öykü kitabını öğrenebilir miyiz? 


öncelikle “neden beş kitap?” diye sormak isterim. 

bu yıl dikkatimi çeken kırk yedi hikaye kitabı olmuş. ama siz sadece bu yıl basılan telif türkçe kitaplar arasından bir seçim yapılmasını istiyorsunuz sanırım. oysa daha önce basılıp da okuyucunun bu yıl ilgisini çeken kitaplar da tercümeler de göz ardı edilmemeli. bir kitap ille basıldığı yıl okuyucuya ulaşmıyor.

umarım cüretimi mazur görürsünüz: kendi adıma bu yıl okuyup çok beğendiğim hikaye/ öykü kitaplarından altısının isimlerini yazacağım. kütüphanemden uzakta olduğum için kitaplara ilişkin aldığım okuma notlarını, onları neden önemli bulduğumu, kitabın içinde en çok beğendiğim hikayeleri ayrıntılı biçimde belirtemeyeceğim. sadece kitapların bende bıraktığı izlenimi kısaca paranteze alacağım, bu yüzeysellikten ötürü aşağıda adını anacağım yazarlardan özür dilerim. (dilerseniz sadece listeyi yayımlayabilirsiniz.)

1-      sezgin kaymaz/ bakele (müthiş bir umutsuzluk anında okudum kitabı. hikayeye yeniden inanmamı sağlayan bir kitaptı. “sosyal medya” etkisinden uzak, görünmeyi değil anlatmayı, anlattığını önemseyen kadim hikaye anlatıcısını bana hatırlattı, bunun üzerine yeniden düşündürdü beni kitap. w. benjamin’in hikaye anlatıcısı’nı yeniden okumam gerektiğini de hatırlattı. poz vermek yerine kendi varlığını geri çeken bir anlatıcının anlattığı hikaye okuyucuya kendi varlığını hissetme imkanı veriyor. “sosyal medya”nın hikayeyi boğmaya başladığı bir zamanda yaşıyoruz. bu zamana “poz çağı” demeyi uygun görüyorum. “poz çağı”nın dışından bir ses kaymaz’ın sesi. çok kıymetli.)

2-      orçun ünal/ ölüm ve dekadans (öykü- hikaye ayrımına inanırım. orçun ünal’ın performansı değerliydi: öykü yazıp da tahkiyeyi belirgin kılacak kadar karakteri önemsemek zordur. öykü, hikaye etmekten çok anlatıma yaslanır bizim edebiyatımızda. ünal da anlatıma yaslanıyor ama karakteri parlatmaktan çekinmiyordu. kitapta birkaç yerde karaktere odaklandığımı, bu yüzden hikayeyi kaçırdığımı fark ettim. “karakter” konusu çok önemli. edebiyatın karakter oluşturmakla ilgili olduğunu ünal’ı okurken yeniden kavradım.)

3-      mehmet erte/ arzuda bir sapma (erte, okuyucunun kolayca kendini yazarın/ anlatıcının yerine koyabileceği metinler inşa ediyor. imrenilecek bir durum. persona, yazarı genellikle okuyucudan uzak tutar, okuyucuyu metne yaklaştırır. ama erte’nin metinlerinde persona, okuyucuyu metnin içine çekip onu yazara/ anlatıcıya ulaştıran bir mağara gibi. aslında daha uzun bir yazı yazmıştım bu kitap hakkında, yazar, karakter ayrımı ile okuyucu, karakter yakınlığı üzerine epey düşündürdü bu kitap. ama defterim yanımda değil.)

4-      ferit edgü/ leş (önceden okuduğum hikayeleri toplu okumanın iyi geldiğini söyleyebilirim. böylece kitap bir tür zaman makinesine dönüşüyor, okuyucuyu kapsıyor. kağıttan bir zaman makinesi insanı kendi gerçekliğine ikna edip, onu yaşadığı zamanın hızından çekip alabiliyor. edgü’nün insana uzak duran, bireyi öne çıkaran öyküleri ilginç biçimde beni hep kendime, içinde yaşadığım topluma, karşılaştığım insanlara yaklaştırmıştır. onun öykülerinde insani bir sıcaklık yerine insanın kendine uzak düşeceği koşullar gösterilir. o koşulları gördükçe kendime yaklaştığımı da görüp hayret ettiğim çok olmuştur. hayret, insanı hayatta tutuyor.)

5-      cihan aktaş/ kızım olsaydın bilirdin (aktaş, kadın üzerine düşünüp de onu cinsellikle çerçevelemeden yazabilen çok az sayıdaki özgün yazardan biri. kadını bir insan, yaratılmış, imtihan edilen bir kul olarak görmek, göstermek cidden zor. eli kalem tutan biri olarak yazdığım kadın karakterlere baktığımda hep mahcup olurum. kadın’daki derinliği, cinselliğini parlatmadan onu göstermenin zorluğunu görürüm. cihan aktaş, uzun zamandır kadın’ı, feminist bir algının dışında kalarak ele alıyor. bunun edebiyatımız için önemli olduğuna inanıyorum. elbette bu erkeğin kendi konumunu, imkanlarını araştırması, kendini sorgulaması için de anlamlı bir alan açıyor. böylelikle kadına odaklanıp erkeğe kendini gösteren hikayelerle karşılaştırıyor aktaş bizi.)

6-      doğukan işler/ öykü yapım çalışmaları (öykü yapılır mı? bunu sormuştum ilk. okuyucunun varlığını, zihnini çok önemseyen, yazdıklarının orada başka bir şeye dönüşeceğine okuyucuyu inandıran bir dili var işler’in. bu önemli. bir müslüman yazar olarak, allah’a iman etmemi sağlayan temel gerçeklerden birinin kuran’ın okuyucusunu, muhatabını öne çıkarması olduğunu söyleyebilirim. bir metin okuyucunun varlığını, birikimini, tecrübelerini, aklını kendisindeki anlamın açığa çıkması için gerekli görüyorsa, o metin bir kurgu olmanın ötesine geçer. okuyucunun gerçekten var olduğunun, orada olduğunun kanıtına dönüşür. işler’in özellikle ulaşım araçları ile insanlar arasında kurduğu ilişkiyi önemsemiştim.  “poz çağı”nda poz vermeyi zorlaştıran bir gerçek var: hız. bu hızın insanın gerçekliğine nasıl temas ettiğini, bu temasın sonucunda ortaya nelerin çıktığını görmek bana iyi gelmişti.)

b       2015 ve öykü başlığı altına bir şey yazın desek? bir kelime, bir cümle, bir paragraf, bir tespit, bir öykü, bir edebiyat olayı, değerlendirme, eleştiri, öneri... altını çizmek istediğiniz herhangi bir şey... şahsi ya da genel oluşu önemli değil. ne kadar uzun ya da kısa olduğu da...

sanırım yukarıda söylediklerim dikkate çekilecek noktaları azıcık da olsa gösteriyor. elimden gelseydi, daha kapsamlı yazardım. üstelik bir çok kitabı, hikayeyi belirtemedim. kaynaklarımın yanımda olmamasından ötürü kendimi eksik hissediyorum. lütfen bağışlayın.   

gerçek güzellikler

13 Ocak 2016 Çarşamba

çoğunluğun karanlığı



karanlık güçtü, kim ona hükmederse kazanırdı. bazıları da gücün karanlık olduğunu söyledi. sesler daha çıkar çıkmaz soluklaşıp gidiyordu. kim konuşuyordu, ne amaçla söz alıyordu? kimse bilemiyordu. karanlık, sadece görüntüleri perdelememişti, görmeye alışık insanların tüm zihinsel faaliyetleri aksıyordu. keşke dedi karanlıktakilerden biri: “görmeye bu kadar alışmasaydık. şimdi ne yapacağımızı seçemiyoruz!” karanlıkta kaldıkları için konuşuyorlardı. birbirlerini görmeden, kime söylediklerini bilmeden. kimse diğerine güvenemiyordu. kim, kimin tarafında belli olmuyordu. “karanlığın içindeyiz hepimiz ama aynı tarafta değiliz! karanlık bu yüzden devam ediyor. işte bu yüzden ayağa kalkıp, ışığı aramaya başlamalıyız! aynı yerdeyiz, aynı taraftayız hepimiz, bunu görmemiz gerek arkadaşlar!” inançla söylenen bu sözler karşılık bulmadı. sesin sağ tarafından geldiğini anlayan biri, bir yumrukla sözleri söyleyeni yere devirdi. “şerefsiz hain!” diye bağıran kişinin de kim olduğunu hiç kimse bilemedi. kırılan kemikler, inlemeler işitildi. karanlıkta, herkes işittiği sese kulak kabarttı bir süre. söz alanların sesi kesildikçe, karanlıktakiler suskunlaştı. durduk yere dövülmek, öldürülmek istemiyorlardı. bir umut belki karanlık biterdi, sağ salim herkes ışığa kavuşurdu. bu kör umut yüzünden sessizliğe gömülmeyi tercih etti çoğunluk. karanlık, çoğunluğun karanlığıydı.

ocak/ 2004/ ankara